22 Ekim 2025 Çarşamba

 

CENABI AHMET PAŞA CAMİ. Ve Cin’li Minaresi.

cami, Tezkiretü’l-bünyân, Tezkiretü’l-ebniye ve Tuhfetü’l-mi‘mârîn gibi Mimar Sinan’ın hayatını ve eserlerini topluca veren üç yazmada da kaydına rastlandığı ve üslûbundan açıklıkla anlaşıldığı üzere bir Mimar Sinan eseridir. Cümle kapısı üzerinde yer alan kitâbe, caminin Kanûnî Sultan Süleyman döneminde Ankara’da Anadolu beylerbeyi olarak görev yapan Cenâbî Ahmed Paşa tarafından 973 (1565-66) yılında yaptırıldığını göstermektedir. Kuzeydoğusunda bir hazîre içinde Cenâbî Ahmed Paşa’nın türbesiyle XVIII. yüzyıla tarihlenen Azîmî Türbesi yer alır. Cami ile aynı tarihe ait olduğu kabul edilen türbeden başka yakın çevrede bir mevlevîhâne ile bir çeşme ve bugün tamamen ortadan kalkmış olan bir hamamın varlığına rastlanmakta ve bunlardan caminin tek başına tasarlanmayıp bir külliye fikri çerçevesinde ele alındığı anlaşılmaktadır. Bugün bakımlı ve ibadete açık durumda olan yapının, giriş kapısının yanlarındaki pencerelerin üzerinde yer alan kitâbelerden 1217 (1802) ve 1305 (1887) tarihlerinde onarılarak yenilendiği öğrenilmektedir; Cumhuriyet döneminde ise 1940’ta ve 1959-1970 yılları arasında onarımdan geçirilmiştir.

Rivayete Göre Cenabı Ahmet Paşa Camisinin Ankaralılarca CİN’Lİ Minare denmesinin sebebi. Minaresinin iki sefer yıkılmasıdır  Rivayete göre Cenabı Ahmet Paşa Sert bir İnsandır  Minare yapılırken Minare Usta başına Çok sert davranır Ona Hakaret varan davranışlarda bulunur  yevmiyesini keser . Minare Ustası da Bu Minarede Taş Taş üstünde Durmasın Diye Bed Dua eder.  Nitekim Cami Açılışına Yakın Bir gece Minare Yıkılır  Çevre Halkı ve Paşa Dehşete düşer Minare Tekrar Yapılır  Yine açılışa Yakın Minare Bir gece Sabaha karşı Tekrar yıkılır

Ankara Halkı Dehşete düşer   Paşa Olayı gizlemeye Çalışsa da Halk  Minareye Cin’li Minare demeye Başlar.  Paşa Varını yoğunu Tekrar Harcayarak  Minareyi Tekrar Yaptırır dualarla açar Her bir ustadan Her bir İşçiden helallik Alarak Yevmiyelerini Fazlaca vererek  Minarenin Yeniden İnşaasını sağlar  ve Cami dualarla açılır.  Ama Ankara Halkının Hafızasında  Cenabı Ahmet paşanın  iki sefer kendiliğinden Yıkılan Minaresi Cinli Minare Olarak kalır.

Cenabı Ahmet Paşa 20 Yıl Civarında  Anadolu Beyler beyi olarak Vazife yapmış  Ankara’ya Hizmetleri olan Bir kişidir.  Onun zamanında ve daha Önceleri Ankara Celali İsyanları  ve Eşkıya Baskınları ile helak Olmuş ve Olmaya devam etmektedir

        Kalenderoğlu. Karayazıcı ve Bir sürü Eşkıya Ankara Bağlarını Talan eder mahsullerine el koyar evleri Basılır gelenler kızlar kaçırılır Evler yağma edilir  Ankara Halkı Bizar Kalmıştır Ankara kalesi İki sur duvarı ile çevrilidir. Fakat Kent Büyümüş 1550 Tapu tahrir defterlerine göre Nufusü 90 bini geçmiş Sur Dışına Taşmıştır.

         Cenabı Ahmet Paşa Halkla el ele vererek üçüncü sur İnşasına Başlar Başta Hacettepeliler olmak üzere Halk  Bu sur İnşaatında  Çalışmaya Başlar Fakat elde avuçta para Kalmaz Paşa Bir Piyango düzenler sur İnşaatına kaynak Bulmak için Fakat Bu Parada yetmez paşanın da ömrü  yetmez

Üçüncü Sur Osmanlıya İsyan Eden Mısır Hidivinin Oğlu Ankara’yı Teslim aldıktan Sonara Bu gün Yok Olan surları bitirir. Ankaralılarda 150 Yıl süren Celali İsyan ve Eşkıya Baskınlarından Bir nebze Kurtulur.

Bir Milletin Bir Kentin Yazılı Tarihi Olduğu Gibi Sözlü Tarihide vardır Bu makalemde Değerli Okurlarıma  Biraz Tarih Biraz Sözlü Tarihten Ankara’mı anlattım  İlerde Duyulmamış  Öykülerimiz ide yazacağım

Hoş Görünüze Dayanarak sevgi ile Kalın

Haluk Balaban.  



 “ANKARA” VE AHİLER.

Prf Dr. Fuad Köprülü Makalesi.
1 Şu son zamanlara kadar yazılan bütün tarih kitaplarımızda, Osmanlı Devletinin Ankara şehrini “Ahiler” den aldığı zikr edilerek bunlara adeta küçük bir “Devlet” mahiyeti isnat olunduğu görülür. Mukaddema “Ankara Ahileri” hakkında bir makale neşretmiş olan, Ahmet Tevhid bey (Tarih Mecmuası, 19) İlhanlılar Devleti zamanında Ankara umur-u dahiliyesinin Ahiler elinde olması ihtimalinden bahsetmekte ve bunları da adeta “Tevaife-i Mülük” sırasına ithal eylemekte idi. Halbuki “Ahiler” hakkında iptida “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” da (237-242) mücmel fakat oldukça etraflı ma’lumat vermiş olduğum gibi, muahhiren “Anadolu’da İslamiyet” adlı makalelerimde de o husustaki muahhir tedkikatımın netayicini pek muhtasar olarak arz etmiştim. ( 66-67 ). Bunların Osmanlı İmparatorluğunun teşkilindeki mühim rolleri hakkında “Hayat” ın 11 ve 12 numaralı nüshalarındaki makalemde kafi izahata tesadüf olunabilir. Son zamanlara kadar bu iktisadi- dini teşkilat hakkında yalnız “İbn-i Batuta” nın şehadetlerine istinad eden istişrak ilmi, “Ahilik” in Osmanlılar Devrine ait olduğunu zan ediyordu. Halbuki, umumiyetle Türk Tarihi diniyesi hakkında senelerden beri icra ettiğim tedkikat heyeti hakkında oldukça sarih fikirler edinmeğe muvafık oldum; ve Ahilerin “Fütüvvetname” dedikleri kitaplarındansekiz on tanesini etrafiyle tedkik ettim. “Anadolu Tarihi Diniyesi Hakkında Tetebbuat”namıyla neşrine hazırladığım külliyatın bir cildini de bu mesele teşkil edecektir.
Anadolu’da şimdiye kadar zan edildiği gibi Osmanlılar zamanında değil daha Selçuklular devrinde inkişaf ettiği bütün tarihi menbalardan anlaşılan ve daha ziyade “Ahiler” namıyla ma’ruf olan “Fütüvvet Zümreleri” “Ramzey” in iddiası veçhiyle eski Anadoluda ki buna mümasil mahalli teşkilata değil, İslam Aleminin her sahasında göze çarpan “Esnaf Teşkilatı” na merbuttur. Romalılar zamanında ,sonra Bizans’ta mevcut olan esnaf teşkilatıyla İslam – Türk Alemindeki mümasil müessselerin alaka ve müşabehetleri mes’elesi başlı başına tetkike değer bir mevzu’dur. Mamafih İslamiyetteki bu esnaf teşkilatının tarihi, henüz layık –ı veçhiyle tedkik edilememiştir. Horasan ve İran’ın, Irak, Suriye ve Mısırın, Türkistan’ın sınai merkezlerinde teşkil eden esnaf cemaatleri, “Masinivon” un büyük bir nüfuz nazarıyla takdir ve tahmin ettiği gibi, “Karamata” dailerinin “ “İsmail-i : Batıni” propagandalarıyla pek sıkı surette alakadardır.
2 Eski Anadolu Ahilerinin “Batıniye” den ad edilmesi hakkında mukaddema ileri sürdüğümüz – “Kaleman Hovar” tarafından tasvip ve kabul edilen – nokta-i nazar, “Masiniyon” un bu mülahazasıyla tamamen tetabuk ve hatta bir nokta-i nazardan onu, ikmal etmektedir. On üçüncü ve on dördüncü asırlarda Anadoluda gördüğümüz ahiler, “kütivet” mesleğine salih olup, sinsilerini Hz.Ali ve vasıtasıyla Peygamberimize kadar i’sal ediyorlar, ve diğer sofilerin “hırka”larına mukabil “Fütüvvet Şalvarı: Seravil-i Fütüvvet” giyiyorlardı. İçlerinde birçok kadılar, medreselerde bulunan ahilik teşkilatı , uzman, alelade bir esnaf cemiyeti değil, adeta o teşkilat üzerine istinat eden akidelerini o vasıta ile yayan, anarşi zamanlarında siyasi bir kudret iktisap eyleyen bir nev-i ”tarikat” dı. “İbn-i Batuta” bunların siyasi ehemmiyetini açık açık söylüyor.: “Bu biladın adetince bir mahalde sultan bulunmadığı takdirde hakimi ahi olup, gelen gidene aad ve libas ita ve kadrine göre ihsan eder. Emir ve nehiy ve rukubi ayinle mülüke müşahittir. (Cilt 1 , Sahife 326) . İşte Ankara Ahilerinin eski müverrihlerimiz tarafından adeta bir “Devlet” telakki olunmasının sebebi şüphesiz budur. Yalnız ondördüncü (14.) asırda değil onüçüncü asır (13.) esnasında Anadolu’da hükümran olan anarşi devrelerinde de bunların pek mühim rolleri göze çarpmaktadır.
“Ahiler” teşkilatıyla aynı zamanda Anadolu’da mevcut olan “Gaziler” teşkilatı arasında eskiden beri pek sıkı bir münasebet mevcuttur. Ümumiyetle Anadolu tarihinin daha doğrusu kurun-u vusta İslam tarihinin layıkıyla anlaşılması için bu “Gaziler” teşkilatı hakkında derin tetkikatı ihtiyaç varsa da Alman müsteşriklerinden “Dr.Vİtok” istisna edilecek olursa, bu meseleye şimdiye kadar hiç kimse atf-ı ehemmiyet etmemiştir. Aşık Paşa zadenin “Gaziyan-ı Rum” aşık paşa “Alpler”, sair bir takım tarihi menbalarında “Alperenler” ünvanını verdikleri zümre, yalnız Selçuki İmparatorluğunun sukutu devrinde değil daha Anadolunun ilk istilası zamanında mevcut bir içtima-i teşkilatdı; Selçukilerin, Atabeylerin, Danişmendilerin, ordularında bunların mevcuduyeti pek tabi-i olduğu gibi daha evvel yani “Samaniler” zamanında “ Horasan” ve” Maverehün nehir” de bu gazilerin bulunduğunu biliyoruz.
Geçinecek bir toprağı ve kendini yaşatacak bir işe malik olmayarak iktisadi zaruriyetler karşısında medari maişetlerini kurun-u vustanın mütemadi harplerinde ve iğtişaşlarında arayan böyle tafili bir sınıfın vücuda gelmesi pek tabi-iydi. Devlet Teşkilatının mahdut ve zayıf olması, hükümdarların ve ümeranın dahili ve harici düşmanlara karşı sık sık ücretli asker ve tarafdar bulmaya mecbur kalmaları, yalnız hudutlarda değil siyasi -medeni büyük merkezlerde de böyle bir zümrenin tesisini intaç etmiştir. Hicri ikinci asır sonlarında “Bağdat” da Abbasi hanedanının dahili mücadelelerinden bila istifade kuvvetlenen
3 Ve Beşinci Asrın son nısfında şehri adeta haraca keserek vergi toplayan “Ayarlar” teşkilatına pek müşebbih olarak, Maveraünnühir de de Dördüncü Asırda “Gaziler” teşkilatının mevcudiyetini ve ehemmiyeti pek kolay anlaşılır. Bunlar Maveraünnehir hududlarındaki kafirlerle yani put perest Türklerle cihad ettiklerinden dolayı dini bir unvan-ı mufaheret olan “Gazi” lakabını almışlardı. Kemiyet itibariyle ehemmiyetli oldukları cihetle teşkilatları hükümet tarafından resmen tanınmaktaydı. Bunların Reislerini müverrih “Beyhaki” “Sipahisalar Gaziyan” ünvanıyla zikr ettiği gibi, yine o devrin müverrihi “Atabi” de bunlar hakkında “Reisül Fatiyan” yani Fati” lerin – “Ehl-i Fütüvvet” ın- reisi lakabınıkullanmaktadır.Gazilerle Ehl-i Fütüvvetin revabıt samimesini gösteren bu tevafık, çok manidardır. Çünkü o devri pek iyi bilen “Atebi” nin iki muhtelif zümreyi birbirine karıştırması ihtimali asla varid olamayacağı gibi, bu revabıtın Anadoluda da uzun müddet ettiğini ve bir adamın aynı zamanda “Ahi” ve Alp” yani “Gazi” lakabını kullandığını göreceğiz. Selçukilerin devrinde bu lakabın ne kadar teammüm ettiğini “Seyyid Battal Gazi, Danişment Gazi” gibi bir çok ünvanlardan anladığımız gibi, ilk Osmanlı Hükümdarlarının bu ünvanı alması, hatta dokuzuncu ve onuncu asırlarda da muhtelif Türk sahalarında da bu mebzulen tesadüf olunması da pek manidar hadiselerdir. Gerek bu cins içtimai teşkilatlar gerek bunların birbirleriyle alaka ve rabıtaları hakkında”Osmanlı İmparatorluğunun te’sisi meselesi” namıyle Türkiyat Mecmuasında neşr edeceğimiz büyük bir tetebbuanamede etraflı tafsilat mevcuttur.Kurun-u Vusta İslam Cemaatlerinin o zamanki iktisadi ve içtimai hayat şartlarından doğan ve işsiz kaldıkları zaman anarşi ve vakitlerinde büyük merkezlerde tahkim ve tegallüp eyleyen, fütühat devirlerinde kıymetli işler gören bu zümreleri, Moğol istilasından evvel ve sonra Maverünnehir, Horasan, İran, Irak ve Anadolu sahalarında “Cevlekiyen, İyeran, Zenetra, Fetyan, veya Fütüvvetdaran” ve Selçukiler devrindede çok defa “renud” namı altında tanımak mümkündür.
İşte bütün bu izahat, bize “Ahiler” hakkında tedkikatın ne kadar vasiğ ve etraflı bir şekilde yapılması lüzümünu pekala anlatmaktadır. Bu hususda hazırlamakda olduğumuz tedkiknameyi bu nokta-i nazara intibaen vücudu getirmeye çalıştığımız için, henüz layıkıyle tamamlayamadık. Bunu itmam ve neşre muvafık olabilirsek, Türklerin din ve iktisad tarihleri daha doğrusu Kurun-u Vusta İslam- Türk Medeniyeti Tarihi biraz daha tenevvür edecektir ümidindeyiz.
Köprülüzade Mehmet Fuad
İstanbul Dar-ül Fününün da “Türk Edebiyatı Tarihi” Müderrisi
HALUK BALABAN ARŞİV.


20 Ekim 2025 Pazartesi

 ANKARA’NIN ve HACETTEPENİN

MANEVİ MİMARI TACEDDİN VELİ SULTAN’IN HAYATI.ÖYKÜSÜ,. ŞİİRİ.
Taceddin Dergahı ,İstiklâl Marşının Yazıldığı mekandır.Mehmet akif Ersoy ,milli Mücadeleye Katılmak için Ankaraya Geldiğinde ev bulmanın zor olduğundan dolayı Dolayı Dergahın Şeyhi Mustafa erar Tarafından Ebniye kasrı Olarak bilinen Külliyenin selamlık bölümü ikamet etmesi için Mehmet akif’e Tahsis edilmiştir.
Adını O dergaha veren Şeyh Taceddin Sultan selçukçu Devletinin son zamanlarında yetişmiş Osmanlı Devletinin kuruluşunda manevi önderlerden olmuş Kayserili Şeyh Taceddin Veli Hazretlerinin soyundan gelen Mübarek bir zat idi On yedinci Yüz yılda Bursa da Üftade ve Aziz Mahmut Hüdai Dergahlarında yetişerek Ankara’ya gelen ve burada Celveti Tarikatı müridleri ile ilgilenen Taceddin Oğullarından Taceddinzade Şeyh Taceddin Mustafa sultan çok kerametleri ile meşhurdu. Hacettepeden Kapı komşumuz Milli Kütüphane genel Müdürü ( Tahir amcamızın Kızı ) değerli Büyüğümüz Müjgan Cumbur’un anlattıkları bilahare Altındağ Belediyesince Yayınlanan ‘’ Altındağ’ın Manevi Coğrafyası ‘’ kitabında anlattıkları üzere Devrin Padişahı ,Şeyh Taceddin’in Yanına getirilmesini emretmiş Dergaha gelen Askerler Şeyhle Beraber su ibriklerininde ibadet ettiğini ve Şeyhin arkasından Yürüdüklerini Görünce Ürpererek Şeyhi Götürmekten Vaz geçtiklerini anlatmıştır.
Taceddin Sultan Cami,Türbe Dergah ve Hazireden oluşan Bir Külliyedir Bina İlk defa Kanuni Sultan Süleyman zamanında celvetiye Tarikatı için Tekke olarak inşaa edilmiştir.
Sultan Abdülmecit han zamanında onarılmış Bu günkü haline yakın olarak görünüşünü Kazanmıştır.
Xıx yüz yılda Hacı Bayram Veli Taceddin Sultan veli mahallelerinin Olduğu mahalle sakinleri vergiden Muaf tutulmuşlardır Geçmişte Bu Mahallenin adı osman sonra Demirtaş bilahare de Hacettepe Mahallesi olarak değiştirilmiş Tarihte Bu değişikliklerden dolayı yedi ayrı cilt ve kütük defterinde Kayıtlı olan Ankaralı ve Hacettepelilerin gerçek soy ağacı bilgileri silinmiş ve yanlışlıklara uğramış Çok Ankaralıda Bağını Bahçesini Kaybetmiştir.
Ankara Şeriye sicilinde yer alan 5 Ramazan 1283 / 16 mayıs 1823 Tarihli fermanda ‘’ Tekke Ahmet Mahallesinin ekser ahalisi Fukarây-ı Dervişhan dan olduğu için ,yeni İhdas edilen vergilerden Taceddin Veli hazretlerinin Yüzü suyu Hürmetine muaf Tutuldukları belirtilmektedir.
Osmanlı Dönemi Kayıtlarına Göre Yoğun bir şekilde ziyaret edilen 17 türbe olduğu Hacı Bayram Veli Türbesi Birinci sırada Taceddin Veli Türbesi ikinci sırada üçünce sırada Tekke ve zaviyelerin yıktırılması sonrasında yerine esenpark ve inci gazinosu yapılan Bu gün Altındağ Belediyesinin olduğu yerde Es Seyid Hüseyin Bahâddin Nakşibendi Türbesi Bulunmakta idi.
TACİ DİVAN…..!
Şeyh Taceddin Sultanın ‘’ ilahıyat-ı Taceddinzade ‘’ isimli bir eseride Bulunuyor.’’ Taci Divan ‘’ olarak isimlendirilen eserde Duru Türkçe ile Tasavvuf Şiirleri yer almaktadır.
EY CÜMLEYE MA’BUD OLAN,
DERDİME DERMAN SENDEDİR,
ÂŞIKLARA MATLUB OLAN
DERDİME DERMAN SENDEDİR
AŞKTIR BEGİM ANA GİDEN,
AŞKTIR MURADA İNGÖREN,
OLMUŞ GÖNÜLLERDR
DERDİME DERMAN SENDEDİR
AŞIKTIR TENİME CÂN OLAN
MEST-İ ELEST İNSAN OLAN,
ÂŞIKLARA İMAN OLAN
DERDİME DERMAN SENDEDİR.
SENSİN KERİM SENSİN RAHİM
AŞIKLARA AŞKIN NAİM,
VASLIN CİNAN HİCRİN CAHİM
DERDİME DERMAN SENDEDİR.
TACEDDİNOĞLU ÇARESİ ÇOKTAN
BEZM-İ AVARESİ,
LÜTFİN SENİN ÇÜN ÇARESİ,
DERDİME DERMAN SENDEDİR.
GELDİK KAPINAYÂ ŞEKÛR,
İRHAM LENA YÂ RABBENA,
SENSİN KERİM SENSİN Gaffûr,
İRHAM LENA YÂ RABBENA.
BAŞIM KODUM BU MEYDÂNÂ,
MUNTAZIRIM BEN İHSÂNÂ,
GARİKİM GERÇİ İSYANA,
İRHAM LENA YÂ RABBENA.
GÜNAHIM OLDU GÂYETSİZ,
SENİN LUTFUN NİHAYETSİZ,
İRHAM LENÂ YÂ RABBENA,
TACEDDİNOĞLU DİR KALDIM,
GÜNAHIM ANLADIM BİLDİM
YÜZÜM KARA SANA GELDİM ,
İRHAM LENÂ YÂ RABBENÂ.
Kaynaklar. Müjgan Cumbur ( Hacettepe'den Komşum ) milli Kütüphane Müdürü Rahmetli.
Doç Dr Fatma Ahsen Turan. Dr. Nazif Öztürk.
Not : Rahmetli Babam Zeynel Balaban Uzun yıllara vefat edene kadar Taceddin sultan veli Cami Koruma ve Yaşatma derneği Başkanlığını Yaptı Çok uzaklarda ikamet eden Cami imamları için İmam evi alınmasında katkıda bulunarak Cami karşısında Bir Tarihi Ankara evinin satın alınıp restore edilerek derneğe bağışlanmasını sağlamıştır bu değerli Katkıları için Tüm Hacettepe ve Hamamönü sakinlerine Teşekkür etmeyi bir borç bilirim Ruhları şad Mekanları Cennet olsun.

19 Ekim 2025 Pazar

 

ABİDİNPAŞANIN HAMAMÖNÜ KARACABEY HAMAMI ARKASINA YAPTIRDIĞI BU GÜN YOK OLAN TARİHİ ÇAMAŞIRHANEYİ ve KÜL ÖYKÜSÜNÜ BİLİYORMUSUNUZ.

Ankara’da 9 yıl Üstünde Valilik Yapan Abidin Paşa  Kazasker Celaleddin Karacabey’in Yaptırdığı  Tarihi Karacabey hamamına ek Olarak Muhteşem Bir çamaşırhane yaptırır .

Çamaşır Hane 12 Köşeli Ankara Taşından Ortası delik  Bir Tarafı Yüksek Belirli Bir derece ile  İnsan Boyuna Göre eğimli Olarak İnşa edilmiş ve 12 Kişinin Ayni anda Çamaşırlarını Yıkayabileceği şekilde Her İnsan Boyuna Göre eğim açısında Kullanılabilen Bir Taşdır  İki Köşe arasında Ortadaki deliğe doğru bir ince kanal açılmış Her bİr çamaşır Yıkayanın suyunun Birbirine Karışması Önlenmiş şekilde İnşaa edilmiştir.  Çamaşır Hanenin Duvarları  Taş Duvarlar olmakla beraber Tavan Ve Havalandırma Kafesleri özellikle Ahşaptan Yapılmış Ardıç Katranı İle Nen Rutubet ve her Türlü Hava şartlarından Korunmuş olarak yapılmıştır.

Çamaşır hanenin Kullanılması tamamen ücretsiz olup  Belirli Bir nizam ve sıra Düzeninde Kullanılmıştır.  Hamamın Suyu Elmadağ’dan Getirilen Toprak Künklerden gelen Debisi Yüksek Hem hamamın hem çamaşır hanenin İhtiyacını Karşılayacak  ölçüdedir.

Göbek Taşına Benzer Taşın Yayında Hamam Külhanından Gelen 2 mermer Hazneli Sıcak su 2 Mermer hazneli Soğuk su olmak Üzere 4 adat Kurna Mevcuttur.

Çamaşır yıkamaya gelenler beraberinde Deterjan olarak Odun külü maddi durumu iyi olanlar Çamaşır Kili getirir ve Bir birleri ile de yardımlaşırlardı.

Sıcak su ile ıslatılan çamaşırlar arasına Odun külü ve Çamaşır kili ile Tokaçlanır Kirine göre Bu olay tekrar edilir en çıkmaz denen Lekelerin özellikle Çarşaf lekelerinin Odun Külü ile çıktığı ve çamaşırın Bem beyaz olduğu görülmüştür.

Çamaşır Yıkama sırası ve düzeni  Hamam İşletmecisinde olan Bir defter bir hafta önceden Adını yazdırır ve maddi Durumuna göre bir çeki 3 çeki odun Getirip teslim eder   Fakir olup ta  Bir tek odun Kütüğü getirip Teslim edenlerin Varlığı bilinmektedir  çamaşır hanede Herkes eşit kullanır Kimin ne kadar odun getirdiğini hiç kimse Bilmez

Tarihte Ankara’da Kömür olmadığından odun Sobaları  ve Mangallar Kullanılmıştır  Bu sobaların ve mangalların Külleri Toplanır. Yukarı Küllük Aşağı Küllük denen Alanlara Dökülürdü.

Yukarı Küllük Ahi Elvan Cami  Altındaki sokak Sonu Bakırcılar çarşısının  okul olan Alan. Aşağı Küllük Ankara Büyük Adliyesinin bu gün Cermodern Binası önündeki Alandır.

Eski Ankaralıların Odun Külü İle çamaşır yıkaması adeti. Odun Külünün Şifa kaynağı ve en iyi temizleyeci olduğundan dır  Odun külünün Pestitit Özelliği  Ankaralılarca Yüzlerce yıl Bilinen bir gerçektir. Evlerdeki Çiçeklere Hüsam yelindeki ( Özel Ankara Kileri )  Meyvelere. Üzüm asmalarına. Üvaz,Vişne,Zerdali Ağaçlarına  Küllü su Serperek Her türlü Haşerenin Önüne geçmişlerdir Bu Gün Bile eski Ankaralılar Yatak Yorganlarında Küllü su Karışımı spreylerle Yataktaki Akarları Yok etmektedirler İnsan sağlığına zararı yoktur.  Küllü su Alkali yaratır  Hiçbir Böcek gelemez  Çamaşırları da tertemiz eder .Eski Ankaralıların Bir Kısmının İncesu Deresine Kazanlarını Götürüp Kül ve Kil İle Çamaşırlarını Tokaçlıyarak Yıkadıkları Yakın tarihimizde Bilinmektedir.

ABİDİNPAŞA Ankaralıların Eniştesidir Hacettepe de de Kormanlar Ailesinin Kızı faika Hanımla İkinci İzdivacını Yapmıştır. Abidinpaşa Köşkünün Olduğu bağ da faika hanıma aittir ve Atatürk orman Çiftliğinin 155 bin dönümü arazisinin 32 bin dönümü Abidinpaşa’nın Hacettepeli Eşi faika hanıma aittir Bu konuda Belge Eskişehir Yolundaki maden tetkik Arama Müzesinin Duvarında asılıdır

Karacabey Hamamını yaptıran Osmanlının Muzaffer komutanı kazasker CELALEDİN KARACABEY ‘in Muhteşem Konağı Gazi Lisesi olan Alanda İdi  Nasip Olursa Kitabımda Karacabey ailesini ahfadını ve Ankara’mıza yaptığı hayır hasenatları yazacağım.

Haluk Balaban.


 Bir evin hikayesi

Vasilis Dimitriadis, 1955-1984 yılları arasında Selanik’te bulunan Makedonya Devlet Arşivi’nin
müdürlüğünü yapmış, Girit Üniversitesi’nden emekli olmuş 86 yaşında bir tarih profesörü.
2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.
Çünkü, Dimitriadis 2010 yılında kitabını yazdıktan sonra Selanik’teki Türkiye Konsolosluğu’na teslim etmiş, konsolosluk kitabı ve belgelerin yer aldığı cd’leri Dışişleri Bakanlığı’na, onlar da Türk Tarih Kurumu’na göndermiş. Kitap tarih kurumunun bilirkişileri, çevirmenler, sebebi belirsiz düzeltme talepleri ile altı yıl bekledikten sonra nihayet geçen yıl yayınlanabildi.
Gecikmenin sebebi meçhul. Ama üzerine az şey yazılmış bu kitap sayesinde ilk defa Atatürk hakkında “1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’den” daha fazla şey biliyoruz artık.
Profesör Dimitriadis, Selanik Ahmed Subaşı Mahallesi Numan Paşa Sokak No: 6’daki meşhur Pembe Ev’in arşivlerde izini sürerken sadece evle ilgili değil, Atatürk ve ailesi hakkında da ilk defa ortaya çıkan ve bugüne kadarki pek çok şehir efsanesini bitirecek belgelere ulaşmış.
Öncelikle bugün Selanik’te hâlâ Atatürk’ün doğduğu ev olarak ziyaret edilen ama bazı yerlerde “aslında o Atatürk’ün evi değil, sonradan ona yakıştırılmış” denen ev gerçekten Mustafa Kemal’in doğduğu ev.
Evin bulunduğu semt Selanik’te Türklerin yaşadığı Bayır adı verilen bölge.
Semtin adı Rumeli Beylerbeyi Koca Rasim Paşa’nın yaptırdığı camiden geliyor. Evin bulunduğu bölgede oturan erkekler genelde kereste işiyle meşguldüler.
Bu erkeklerden birinin adını iyi biliyoruz;
Ali Rıza Efendi. Çocukluğumuzda okul köşelerindeki tek kare resmi dışında ilk defa bu kitapla Ali Rıza Efendi’yi biraz daha yakından tanımış oluyoruz. Kitaptaki emlak kayıtlarına göre onun da mesleği “Keresteci”.
Ama daha ilginci kayıtlarda ilk kez Ali Rıza Efendi’nin 18. yüzyıla kadar uzanan şeceresi yer almakta. Şecereye göre Ali Rıza Efendi’nin babasının, yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı Ahmed.
Ali Rıza Efendi’nin büyük babasının adı ise Mustafa. Yani Mustafa Kemal’e dedesinin adı verilmiş.
Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ı da daha yakından tanımamızı sağlayan bilgiler var.
Zübeyde Hanım’ın ailesi o çağa göre nadir olan kadınların iyi eğitim aldıkları bir aile. Babasının adı Ömer, eşinin adı Halil olan büyükannesi Emine, “Molla” sıfatıyla kayıtlarda yer alıyor. Bu dinî eğitim almış kadınlara verilen bir sıfat. Teyzesi Fatma da “Molla” olarak geçiyor. Zübeyde Hanım’ın annesinin yani Mustafa Kemal’in anneannesinin adı Ayşe, babasının yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı ise Feyzullah (Onun babasının adı da İbrahim)
Zübeyde Hanım’ın meşhur kargaların kovalandığı çiftlik hikâyesinde geçen kardeşi, yani Mustafa Kemal’in dayısının adı ise Hüseyin Ağa. 1899’dan önce öldüğü dışında hakkında fazla bilgi yok…
Farsça “kasımpatı” anlamına gelen çok sık kullanılmayan bir isme sahip olan Zübeyde Hanım’ın belgelerde şahsi mührü de var. Mühürde “cüllat-i güldar-i Zübeyde” yazılı. Yani “İçinde kasımpatı çiçekleri olan palmiye yapraklarından yapılmış sepet.”
Kitaptaki belgelere göre 1875 yılından önce yapıldığı tespit edilen Pembe Ev’in ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir. Evin üç el değiştirdikten sonra 1877 yılının Aralık ayında Hatice Zarife tarafından 52/72’lik hissesi Keresteci Ahmed oğlu Ali Rıza’ya satılır. Geri kalan hisseleri ise Mart 1878’de Feyzullah kızı Zübeyde alır. Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ın eşinin adıyla değil de babasının adıyla geçmesinin sebebi evi satın aldıklarında belki evlenmemiş, belki nişanlı olmaları ya da kayıtlarla ilgili bir sorun olabilir. Ama 1878’de ev toplamda 13.500 kuruşa Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım çiftinin olmuş.
Belediyeden bir mimarın gelip ölçülerini aldığını yine kitaptaki emlak kayıtlarından öğrendiğimiz ev, dokuz oda bir mutfaktan oluşan büyük bir konak ve 341 m2’lik bir arsa üzerine kurulu.
Üç yıl sonra 1881’de bu evde Mustafa dünyaya gelecek ve sekiz yıl bu evde yaşayacaktır.
Yine kayıtlardan Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın evlerinin hemen yanında beş odalı başka bir ev daha inşa ettirdiklerini de öğreniyoruz. Hatta bu mülkleri daha sonra aralarında paylaştırmışlar ama paylarını ortak kullanmaya devam etmişler. Ta ki 1887’ye kadar...
1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybeder. Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1877’den önce vefat ettiği kesin. Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüş. Atatürk’ün az bilinen kız kardeşi Naciye’nin adı ise en son Ocak/Şubat 1888’de emlak kayıtlarında geçmiş. Kitaba göre muhtemelen bundan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş.
Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor. Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış. Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev. Ama kayıtlarda Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki “Stambul Çarşısı” esnaflarından Nuri Efendi’ye 28.800 kuruş borcu olduğu görülmekteydi. Nuri Efendi mahkemeye başvurarak Ali Rıza Efendi’nin, borca karşılık evini rehin olarak verdiğini iddia eder ve Pembe Köşk’ü ister. Mahkemede Zübeyde Hanım böyle bir borç olmadığını söyler. Mahkeme kayıtlarındaki belgede Nuri Efendi’nin bariz şekilde sarhoş olduğu ve mahkemeye sunduğu belgenin bağlayıcı olmadığı yazmaktadır. Sonunda mahkeme evin Zübeyde Hanım’da kalmasına karar verir. Ama Zübeyde Hanım eşinin vefatından kısa bir süre sonra küçük evi satar, büyük evi de rehin vererek Mustafa ve Makbule’yi yanına alıp Selanik yakınlarındaki Langaza’daki ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına taşınır. Ama Mustafa’nın iyi bir eğitim sürmesini isteyen Zübeyde Hanım, onu yine Selanik’teki evlerine yakın teyzesi Fatma Molla’nın yanına gönderir. 1899’da annesi vefat eden Zübeyde Hanım’a teyzesinin oturduğu bu ev miras kalır. Ardından daha küçük bir eve geçerler, 1906’da aile tekrar Pembe Köşk’e döner. Bu arada 1908’de artık bir subay olan Mustafa Kemal’in de aynı mahalleden iki ev aldığını öğreniyoruz.
İlginç detaylardan biri de Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Abbas. Günün sonunda Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım, üç evini bırakarak İstanbul’a gidiyor. Ama ikinci eşi Ragıp Abbas Selanik’te kalıyor. Evlerin mülkiyeti için dava açıyor ama kaybediyor. Evler önce terk edilmiş mallar olarak tescilleniyor, sonra başkalarına satılıyor.
1933 yılında Selanik Belediye Meclisi Pembe Evi satın alarak Atatürk’e hediye ediyor. Aslında satın aldıkları evin Zübeyde Hanım’ın mülkü olduğunu bilmeden... Kitap bir polisiye gibi bu evlerin izini sürüyor. Ama bence en dikkat çekici yeri Ali Rıza Efendi’nin mirasında bir miktar parası ve ev dışında sıralanan kalemler:
45 kuruş değerinde 6 sof ceket ve bir yelek
20 kuruş değerinde 1 köhne pantol
40 kuruş değerinde 1 palto
20 kuruş değerinde 1 sandık
5 kuruş değerinde Lügat-i Osmani
10 kuruş değerinde Miftah’ul Kulub
Mirastaki son maddede duralım. Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı hâlâ daha basılan ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri.
Şöyle başlıyor:
“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur: Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik. Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.
Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:
-Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.
Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin. Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar...”
Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz. Mustafa Kemal, 1925 yılında tekke ve zaviyeleri kapatmıştı. ...
Vasilis Dimitriadis’in “Bir Evin Hikâyesi” muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içindeki keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmış, dedesi Mustafa’nın adını taşıyan, iyi bir dinî eğitim almış güçlü bir annenin himayesinde yetişmiş Mustafa Kemal’in şahsında bütün bir 200 yıllık sorunlar, travmalar gözlerinizin önünden geçiyor. Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarken arkasındaki levhada Şûrâ suresinin 38. âyeti asılıydı:
“Ve emruhum şûrâ beynehum”...
Orada emredildiği gibi işlerimizi hâlâ istişare ile yürütmeye, daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var.
Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız...
OKUDUM OKUYUN
SELAMLAR SEVGİLER
Aydınlık günlere.
Kaynak :
Dr Akif Taşcıoğlu Atatürk'e ait bilinmeyenler.
Haluk Balaban Arşiv.


16 Ekim 2025 Perşembe

 ANKARA KULÜBÜ 1925 YILI KURUCULARI .....?

10 ekim 2023 günü Ato da Türk Yurdu Ankara Kitabı Tanıtımında Ankara Kulübü Kuruluşu 1925 Yılı Olarak Tespit edildi Haberi Üzerine ......!
Bu durumda Ankara Kulübü 1932 yılı kuruluş yılı Enver Behnan Şapolya ve Seymenlerin anlattıkları ve Atamızın Direktifleri ile Kurulduğu söylemi Boşamı Çıkıyor ?
Kurucular Arasında Bir tek Gerçek Ankaralı Yok..! 1 - Numaralı üye Süreyya sineması Sahibi.İbrahim Süreyya Yiğit (d. 1880, İstanbul - ö. 4 Kasım 1952), Türk yönetici ve siyasetçi.
Gönüllü bir nefer olarak katıldığı Trablusgarp Savaşı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın emrinde savaştığı günlerden itibaren onun yakın dostu olmuş; I. Dünya Savaşı'ndan sonra Anadolu’daki millî mücadeleyi Mustafa Kemal ile birlikte başlatan ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran isimler arasında yer almıştır.
Kırmızı-yeşil şeritli İstiklal Madalyası sahibidir. I. dönem Saruhan, II., III., IV., V., VI., VII.ve
VIII. dönem Kocaeli milletvekili olarak TBMM'de görev yapmıştır.
2- Nolu üye :Mehmet Ruşen Ünaydın[1] (18 Mart 1892, İstanbul - 21 Eylül 1959, İstanbul), Türk gazeteci, yazar, siyasetçi ve diplomat. Türk Dil Kurumu ve Galatasaray'ın kurucularından (12 numaralı üye) biridir.
1914'te Batı edebiyatından yaptığı tercümelerle yazı hayatına başlayan Ünaydın, vefat ettiği 1959 yılına kadar çocuk şiiri, deneme, edebî mülakat, mensur şiir ve hatırat gibi çeşitli edebî türlerde birçok eser kaleme aldı. 1917 ve 1918 yıllarında Türk edebiyatının ünlü yazar, şair ve fikir adamlarıyla yaptığı edebî mülakatları 1918'in sonlarına doğru "Diyorlar ki" adıyla kitaplaştırdı. Yine 1918'de "Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülâkat" adlı eseriyle Mustafa Kemal Atatürk'ü ilk kez Türk ve dünya kamuoyuna tanıttı. Tevfik Fikret'in hatıralarını içeren kitabını yayımladı. Millî Mücadele'ye fiilen katıldı, Atatürk'ün yakınında çalıştı, kırk ay süren bu dönemi yazılarında anlattı. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün genel sekreterliğini yaptı, milletvekili oldu. Yeni Türk Alfabesi çalışmalarında ve Türk Dil Kurumunun kuruluşunda yer alıp dil işlerinde çalıştı. Daha sonra diplomat olarak görev yaptı
3- Nolu Üye Mehmet Rasih Kaplan (d. 1883, Akseki, Antalya) - (ö. 13 Kasım 1952), Türk hukukçu ve siyasetçi. Konya Ziyaiye ve İrfaniye medreselerini bitirdi.
4-Nolu Üye :Muhyiddin Pars[1] (d. 1884, Bursa - ö. 29 Ağustos 1954), Türk siyasetçi.
İstanbul Hukuk Mektebi mezunudur. Bursa Bidâyet Mahkemesi Üyeliği, Bursa Sultânîsi Edebiyat Öğretmenliği, Edebiyat, Mantık ve Felsefe Ögretmenliği, Serbest Avukatlık, Millet Yolu Gazetesi ve Haftalık Bursa Dergisi Sahipliği, TBMM I., VI., VII. ve VIII. Dönem Bursa, V. Dönem Ordu Milletvekilliği, I. Dönem Divân-ı Riyâset Kâtipliği, Maârif Encümeni Reisliği, Eskişehir, Konya İstiklal Mahkemesi Üyelikleri yapmıştır.
5- Nolu Üye : Rauf Bey Ziraat Bankası Umumu Müdür Muavini.
Görüldüğü üzre Ankara Kulübü 1925 yıllı ilk Kurucu üyeleri olarak Lanse edilen Kişiler Ankaralı değillerdir. Hiç Biride Mustafa Kemal Paşayı Dikmende Karşılayan Ankara'lılar ile yakınlıkları Yoktur.
Bu Arada Çok değerli Bir Dostumun yaptığı araştırmalarda ilk belirlemelerde ( Muhyiddin Pars[1] (d. 1884, Bursa - ö. 29 Ağustos 1954), Türk siyasetçi.
Çok Değerli Bir dostumun Cumhuriyet Arşivi Fonlarında bu Konuda Bir bilgiye ulaşılamadığı Kitapta Belirtilen Belgenin Haber kaynağının ve Arşivlerde Titizlikle araştırma yapılması Çalışmalarımızın olduğunu Belirtmek isterim.
HALUK BALABAN.
Not : 31.10 .1926 yılında Kurulan Anadolu Kulübü İlk Kuruluş aşamasını 1924 yıllında başlamış. ( ATATÜRK, 30.08.1924 de Dumlupınar’ da; “MİLLETİMİZİN HEDEFİ, MİLLETİMİZİN ÜLKÜSÜ BÜTÜN CİHANDA TAM ANLAMIYLA UYGAR BİR SOSYAL TOPLULUK OLMAKTIR.” demişti.
İşte ANADOLU KULÜBÜ; bu tür iç ve dış gelişme ve çağdaş uygarlık düzeyine yükselme ihtiyacından doğmuş ve ATATÜRK’ün DİREKTİFİ İLE DEVRİMLERİN SOSYAL AŞAMASI OLARAK 31.10.1926’da ANKARA’ da KURULMUŞTUR. ) Dikkat çeken bir Özellikle Anadolu Kulübü ve Ankara Kulübü Kurucuları üç kişi Bu derneklerin Kurucuları arasındadır......! Akla Gelen Anadolu Kulübü ,Ankara Kulübü adı ile mi Kuruldu sonraları isim değiştirdi.
Araştırmaya devam.....!
Not: Ankara Kulübünün 1956 yılında Çıkardığı Dergicikten Dernekte Kaç Kişinin eline var Kaç Kişinin Bilgisi Var ? Bu Dergide Neler yazıyor Bu Günkü Dernek Başkanları 35 ve 40 sene önce Başkanlık yapanların bile bilgileri yok Tarih Oylanmaz Belgeye Dayanır Kripto üyelerin Ankara Kulübü Geçmişini ve tarihini Bilmeyen Ankaralının Fıtratını Bilmeyen Kişilerin 92 yıl sonra Derneğin Kuruluşunu dizayn etmeğe Kalkmaları abesle iştigaldir. Kadın Doğum Uzmanı Tüp bebek Uzmanı sayın Bir Kadın Prof'un ismi altında ATO nun ve ABŞB diyesi imkanlarını kullanarak Kitap bastırmaları Köklü bir araştırma yapmadan Yaşayanlardan bilgi almadan yayın yapmaları yanlış ve eksiktir. Aşağıdaki Ankara Kulübünün 1956 yılında basıp üyelerine dağıttığı ve Rahmetli Enver Behnan Şapolyo Hocanın anılarının olduğu dergiciği okumaları gereklidir. Hiç Kimsenin Ankara Kulübünün Kuruluş Tarihi ile oynamaya Hakkı Yoktur. Bu Konuda kim olursa olsun Bir Panelde Bu konuyu Tartışmaya hazırım.